12.10.2026
Kemerburgaz, yalnızca binalardan ve parsellerden oluşan bir yer değildir. Geçmişi, mahalle kültürü, sokakları ve kendine özgü mimari dokusuyla İstanbul’un hafızasını taşıyan bölgelerden biridir.
Ne yazık ki ülkemizde bir bölgenin ekonomik değeri yükseldiğinde, çoğu zaman ilk gözden çıkarılan şey o bölgenin kimliği oluyor. Taşınmaz sahibi daha fazla metrekare, müteahhit daha yüksek kazanç istiyor. Eski yapılar hızla yıkılıyor; yerlerine çevresiyle, sokağıyla ve bölgenin geçmişiyle hiçbir bağı bulunmayan yapılar inşa ediliyor.
Sonunda bina yenileniyor ama mahalle eski ruhunu kaybediyor.
Burada dikkat çekici bir çelişki var: Yurt dışına çıktığımızda yüzlerce yıllık yapıların önünde fotoğraf çektiriyor, tarihi sokaklarda yürümekten keyif alıyoruz. O şehirlerin kültürünü korumasına hayran kalıyoruz. Kendi ülkemize döndüğümüzde ise eski olanı çoğu zaman değersiz, yıkılması gereken ve kazancı engelleyen bir unsur olarak görüyoruz.
Oysa hayranlıkla gezdiğimiz şehirleri değerli kılan yalnızca yeni binaları değil, geçmişleriyle kurdukları bağdır.
Elbette her eski yapı tarihî eser değildir. Üstelik deprem riski taşıyan bir ülkede güvensiz yapıların korunması da savunulamaz. Ancak çözüm, eski olan her şeyi yıkıp birbirine benzeyen yapılar yapmak değildir. Bazı yapılar güçlendirilebilir, farklı bir işlevle yeniden kullanılabilir veya özgün mimari özellikleri korunarak yenilenebilir.
Yenilemek ile kimliği yok etmek aynı şey değildir.
Mülk sahiplerinin ekonomik beklentilerini de görmezden gelemeyiz. İnsanlar taşınmazlarından gelir elde etmek, güvenli ve konforlu yapılarda yaşamak ister. Müteahhitler de yatırımının karşılığını almak zorundadır. Fakat kısa vadeli kazanç uğruna bir mahallenin karakterini kaybetmek, uzun vadede o bölgenin gerçek değerini azaltır.
Çünkü değer yalnızca inşaat alanı ve satılabilir metrekare değildir. Bir yapının bulunduğu sokağa uyumu, mahallenin belleğine katkısı ve gelecek nesillere aktaracağı hikâye de değerin bir parçasıdır.
Kemerburgaz gibi köklü bölgelerde yapılacak projeler yalnızca parsel sınırları içinde değerlendirilmemelidir. Yapının yüksekliği, cephesi, kullanılan malzeme ve sokakla kurduğu ilişki bölgenin bütününe göre düşünülmelidir. Yeni yapı geçmişin taklidi olmak zorunda değildir; fakat bulunduğu yere saygı duymalıdır.
Yerel yönetimlere, mimarlara, mühendislere, müteahhitlere ve taşınmaz sahiplerine ortak bir sorumluluk düşüyor. Koruma anlayışı yalnızca birkaç tescilli binayla sınırlı kalmamalı; sokağı, mahalleyi ve yaşam kültürünü de kapsamalıdır.
Her yeni bina gelişme, her yıkım da dönüşüm değildir.
Bir gün kendi şehirlerimizde gezerken fotoğraf çekecek tarihî bir sokak bulamazsak, bunun sebebi geçmişimizin olmaması değil; onu koruyamamış olmamız olacaktır.
Gerçek kazanç, bir arsadan mümkün olan en yüksek metrekareyi çıkarmak değildir. Gerçek kazanç, bugünün ihtiyaçlarını karşılarken geçmişin izlerini geleceğe taşıyabilmektir.


