3.03.2026
1.GÖÇÜN DERSLERİ
Mübadele Anlaşması (30 Ocak 1923) 19 maddeli bir metinden ibaret. Bu denli geniş bir insan kümesini ilgilendiren bir konu için yapılan anlaşmanın 11 maddesini akçeli hükümler oluşturuyor.
Ama önce bu ‘’mübadele’’ konusuna nasıl yaklaştığımı merak edebilirsiniz.
Gelin, özü Urla’lı, iki yakanın şairi Yorgo Seferis’in babası Av. Dr. Seferiades’e kulak verelim:
-İnsanlar sığır gibi alınıp-satılamaz, feda edilmez ve de değiş-tokuşu olmaz.
Bu mübadele uluslararası hukuk literatüründe ‘’kötü bir emsal’’ olarak anılıyor. Zira ‘’zorunlu göç‘’ kavramı ilk kez hukukileştiriliyor. Bu tür işlerin en ‘’ehli’’ olan İngiltere, Hindistan ve Pakistan’ı iki ayrı ülke olarak böldürdükten sonra,10.5 milyon insanın ‘’takas’’ edilmesini gerçekleştiriyor.
Devletlerin ‘’etnik arınma’’ adına ‘’zorunlu göç’’ kavramına çok yatkın oldukları kesin. Hep akla gelen 1923 Göçü’dür. Ama 1919 Neuily Anlaşması’yla Yunanistan ile Bulgaristan arasında 300 bin insanın değiş-tokuş’u öngörülür. İlginç olan, devletlerin çözüm olarak gördüğü bu olup- bittilere entellektüel cephenin bir koyun örneği başını uzatıp, bu çözümleri onaylamasıdır. Türkiye-Yunanistan arasındaki zorunlu göç için ‘’tarafsız’’ olarak atanan Norveçli Nansen bu göçü ‘’zorunlu bir ameliyat’’ olarak görür ve halkların birbirinden arındırılması (unmixing of populations) olarak niteler.
Bu entellektüel pişkinlik için ne demeli?
Ogün, bugün ‘’nüfus takası’’ olağanlaştırılıyor, insanların köklerinden koparılması siyaset yöneticilerinin en kolaycı yöntemi. Hem de ‘’böl ve yönet’’ politikasının en önemli aracı.
Biz yine ‘’kendi’’ mübadele konumuza dönelim.
Uyarılar, Nobel Ödülü iki yakanın ortak şairi Yorgo Seferis’in hukuk bilgesi olan babasının sözlerinden ibaret değil. Dr. Lambros Baltsiotis anlamlı bir çıkış yapıyor ve şöyle diyor:
-Kaybedilmiş şeyleri anımsatan bir toplumsal belleği güçlendirmeye değer mi? (Çünkü) bu milliyetçi bir oryantalizmin yolunu açacaktır.(...) Bu yüzden nostalji adına değil, farklı bir resmi tarih talep etme adına; yeni pencerelerin açılması, kemikleşmiş anlayışların değişmesi, üstü örtülmeye çalışılmış bazı hususların ortaya çıkarılması hem mümkündür, hem de kabul edilebilir bir durumdur.
Sanırım, Dr Lambros Ege Barış ve İletişim Derneği ve kardeş derneklere adeta yol haritası veriyor.
Sözleşme’nin akçeli hükümlerine dönüş yapayım:
Anlaşma ‘’emigrants‘’ ( göç eden ) sıfatını kullanıyor. Hem de ‘’zorunlu mübadele’’den (exchange obligatoire) söz ediyor. Göç eden gönüllü değil ki, sığınmacı ya da mülteci...
O halde bu etimolojik yanılsama neden?
Herhalde, ilerde insanlar hukuki ve akçeli haklarını ararlarsa ‘’Onlar gönüllü göç etti ve geride mallarını bıraktı‘’ yargısı için burada yapılan bilinçli bir kelime oyunu var.
Çünkü, göç ettirilen bu insanların dönüş yolunu kapatıyoruz (Madde 1). Ama her iki tarafa (Rum Ortodokslar ve Müslümanlar ) ‘’mülkiyet haklarına ve alacaklarına hiç bir zarar verdirilmeyecektir’’ güvencesi veriliyor ( Madde 5). Peki, ‘’bırakıp gidecekleri ülkenin uyrukluğunu yitirecekler’’ ( Madde 7) hükmüyle, bu nasıl mümkün olacaktır?
Mübadillerin geride bıraktıkları gayrimenkulün değerini Karma Komisyon belirleyecektir (Madde 11). Bu iktisadi çerçevenin en kritik hükmü (Madde 14) şudur:
-Bu bildiri belgeleri esas alınarak borçlu kalınan para tutarları, tasfiyenin yapılacağı ülke Hükümetinin, göçmenin mensup olduğu Hükümete karşı bir borcu olacaktır. Göçmenin, ilke olarak, göç ettiği ülkede, kendisine borçlu bulunulan paraların karşılığında, ayrıldığı ülkede bırakmış olacağı mallarla aynı değerde ve aynı nitelikte mal alması gerekmektedir.
Sonra?
Bu yükümlülükler Lozan Anlaşması’nın 9. Ve 10. Maddesi olarak yer alsa da, ne Yunanistan ne de Türkiye hükümetleri bunu gereğini yerine getirmez.
Yunan İç Savaşına gönüllü olarak katılmış ve Türkiye sosyalist hareketinin önde gelen isimlerinden olan Mihri Belli, Türkiye-Yunanistan Nüfus Mübadelesi / Ekononomik Açıdan Bir Bakış başlıklı master tezini, Türkiye’de Nazi’lerden kaçmış olan Prof. Fritz Neumark’a karşı, 1941’de şu sözlerle savunacaktır:
-Göç hadisesi çok kötü bir biçimde yönetilmiştir. 1923-1932 arasında görev yapan Karma Komisyon hiçbir şey yapmamayı seçerek kolay yolu seçmiş oldu (...) Yunanistan ve Türkiye hükümetlerinin bulabildiği tek çözüm, karşılıklı hak taleplerinden feragat edilmesi hususunda genel bir anlaşmaya varmak oldu(...) Herhangi nüfus göçü projesi, göçe maruz bırakılan insanların mülkiyet hakkını çiğnemeden yürütülmesinin mümkün olduğunu ortaya koydu.
Gerçekten, 10 Haziran 1930 tarihli 33 maddeden oluşan Türkiye-Yunanistan Nüfus Mübadelesi Sorunları Sözleşmesi ve aynı yılın 30 Ekim’inde imzalanan ve Yunanistan ile Türkiye arasında kalıcı bir dostluğun temelini atacak olan ve iki güçlü liderin, Venizellos ve Atatürk’ün şekillendirdiği kısa adıyla Ankara Anlaşması mübadillerin bıraktığı malların ‘’tüm mülkiyetini’’ karşılıklı olarak her iki devletin yönetimine bırakılmasını kararlaştırır. Bununla kalmaz ‘’Her iki ülke mübadil kayıplarını kontrollerine geçen mallar ile tanzim edeceklerdir‘’ hükmünü öngörür.
Bununla ‘’mallar’’ karşılıklı olarak kamulaştırılmış,’’mübadele dosyası’’ kapanmıştır.
Unutmayalım, her iki ülkenin egemenleri ekonominin ‘’ Yunanlaştırılmasını’’ ve ‘’Türkleştirilmesini’’ beklemektedir. Zemini, bu mübadele ile yaratılmıştır.
Bunun iyi bir belgesi Dr Murat Koraltürk’ün arşivlerde bulduğu ve 1925’de kaleme alınan Mübadelenin İktisadi Sonuçları Hakkında Bir Rapor’’dur. 16 sayfalık raporun yazarı İzmir Ticaret Odası Başkanı Alaiyelizade Mahmut beydir. Sonradan ‘’Alanyalı’’ soyadını aldılar. Halen İzmir’de onların adını taşıyan bir pasajın sahibi olduklarına göre ticaret burjuvazisi içinde konumları 100 yıl boyunca hiç değişmedi. Mahmut bey raporunda Rum mübadiller sonra Ege ekonomisinin nasıl yeşerdiğini anlatmak için çok dil döküyor. Sonuç olayın özetidir:
-Velhasıl İzmir muhit- ticariyesinin (ticaret çevresi) salah (düzelme) ve terakkisi ( gelişmesi) pek bariz (açık) bir surette nümayun (belirgin bir şekilde görünür) olmaktadır.
Eminim, benzeri ifadeleri içeren raporlar Yunanistan’da da kaleme alındı.
Önemli olan mübadeleden ticaret burjuvazisinin güçlenmesiydi. Bu da büyük oranda sağlandı. O kadar ki 1934’de tüccar vb. meslekler için ‘’Türk olma koşulu’’ Türk asıllı burjuvazinin genişlemesini ve derinleşmesini sağladı.
Ama mübadele eylemini salt bir ‘’mal taksimi’’ olarak değerlendirmek tarihe karşı haksızlık olacaktır.
Venizellos ve Atatürk kalıcı olmasını amaçladıkları bir barışın ilk adımlarını attılar. Bu 2 ülkenin önderliğinde 1934’de Türkiye, Yunanistan, Yugoslavya ve Romanya’nın imza koyduğu bir Balkan Paktı kuruldu.
Arada iki lider Venizellos ve Atatürk 1933 Eylül’ünde İstanbul’da buluştu, dostluk pekiştirildi. Venizellos Mustafa Kemal Atatürk’ü Nobel Barış Ödülü’ne aday gösterdi.
Bence Ege’nin iki yakasına kanat geren Ege Dostluk ve İletişim Derneği ve kardeş derneklerin ‘’örnek’’ alması gereken olgular bunlardır.
Türk-Yunan dostluğu 1930 momentumuna göre çok faz yitirdi. İki ülke arasında bir parlamentolararası dostluk grubu bile yok. Yerel ölçekte yapılması gereken çokça eylem (aksiyon) var.
Unutmayalim ki, 6 milyon nüfuslu Yunanistan’dan Türkiye’ye gelen 1.2 Milyon insan var. 14 milyon nüfuslu Türkiye’den giden 450.000 insan ve 9 Eylül-15 Aralık 1922 arasında kaçan 890.626 insan ile birlikte toplam 1.3 milyon insan Yunanistan’a sürülmüş. Böylesi geniş kapsamlı bir mübadelenin yarattığı etki alanı kuşaklar boyu sürüp gidecektir, bu çok doğaldır.
2.BİR FARKLI OLGU: KARAMANLI’LAR
Karamanlı’lar, Türk ve Yunan mübadelesi öykü içinde yer alan ilginç bir insan halkası. Bir sosyal bilimci çok özgün bir kavram.
KAAM, Karamanlı 81 Rum cemaatini incelerken, 16 sayfalık bir destan bulur. Destan şair Kosmos Çekmezoğlu tarafından kaleme alınmıştır. Destan bu göçü ve ‘’yeni bir vatana ‘’ gidişi anlatmaktadır. Prof. Evcangelia Balta bu destanı yayınladığında anladık ki, resmi tarihin geçiştirdiği çokça olgu var. Türkçe yazılan bu metindeki ‘’braktık, haraba, kefin, Stambol, mizar ‘’ vb. türünden yerel dil – gelin buna Karamanlıca ağzı diyelim-dikkat çekici. Bu destandan bir dörtlüğü aktarayım:
Çeşme gibi akar göz yaşları
Telkerde kestiler sakal saçları
Denize attılar çok kardaşları
Durmasın ağlasın gözün yaşları
Kimdir bu Karamanlı’lar?
‘’Türkçe konuşan Rum’lar’’ diyerek genelleyeyim. Ama Prof. M.Eröz’ün ‘’hristiyanlaşmış Türkler’’ nitelemesi çok sığ bir yaklaşım. Bu ‘’Anadolulu Ortodoks Hiristiyanlar ’’ için Dr. Herkül Milas’ın ‘’Anadolu’daki Türkçe konuşan ama Türk olmayan ve Kilikya’dan Pontus’a dek geniş bir alanda yaşayanlar’’ tanımlaması, Karamanlılar için geçerli olabilecek en yerinde anlatımd.
Bu konuda derin çalışan Prof.Dr. Evangelia Balta’nın saptamalarıyla, Karamanlılar edebiyata hep kültürel içerikli olarak yaklaşmışlar. Din vb. referanslardan kaçınmışlar. Hitaplarında ‘’ Ortodoks hemşehriler ‘’ ifadesini kullanmaları dikkat çekici. Eserlerinde Yunan ve Hellen ırkını andıran hiçbir etnik niteleme yok. İrredentist ideoloji hiç kullanılmıyor. Karamanlıca Türkçe’sinde ‘’Yunanistan’’ın adı geçmez. Onlar kendileri için ‘’ Rum’’ nitelemesi yaparlar. Buysa ‘’ Anadolulu Rum’’ a eşdeğerdir. Bu bir şekil ‘’eleno- ottomanizm’’ (birlikte yaşama) felsefesini içermektedir.
E. Balta’nın Karamanlıca Bibliografyası adlı eserinde 1711-1935 döneminde yayınlanmış 628 Türkçe eserin adını görüyoruz. Zaten Prof. Balta’nın bir eserinin başlığı olan Gerçi Rum isek de Rumca Bilmez Türkçe Söyleriz başlığı, Karamanlı’ların birebir özetidir.
Siyaset bu Karamanlı olgusundan çok yararlanmış, iş aslı Keskin’li olan Papa Eftim önderliğinde 1920’de bir Türk Ortodoks Kilise’sinin kurulmasına dek varmıştır. Papa Eftim’e göre, Karamanlılar kadim yerli Türk halkından gelmedir.
Karamanlılar’ın kim oldukları konusunda çeşitli rivayetleri –hepsi a prioridir, kanıtlanmamıştır - bir yana bırakıp, bu din / ırk / milliyet konusunun çok ötesine taşan iki örneğe yer vermek istiyorum.
İlk örneğim, bir Karamanlı ayinidir. Papaz ayini Rumca yönetmiştir. Papaz sonrasında kilise mekanı dışına çıkacak ve Yağmur Duası’nı Türkçe okuyacaktır. Çünkü cemaat Rumca’yı anlamamaktadır.
İkinci örneğim, Türk-Yunan dostluğu için çok ter dökmüş, eserleri ve iki dilden çevirileriyle iz bırakmış olan ve kendisi de bir mübadil olan yazar Ahmet Yorulmaz’a ait. Ulya-Ege’nin Kıyısında romanında şu diyaloga bakar mısınız?
-Türk müsün Mehmet?
-Meryem adına yemin ederim ki Türk’üm.
İki kültürü harmanlamış, işte bu Karamanlılar 21.yy’da bir ortak davranış kodu oluşturmamızda bir örnek olamaz mı?
Önyargılardan arınarak, geçmişe gömülmeyen, geleceğe bakmayı bilen bir duruşun, barışın kazandıracağı bir esenliğine kavuşturmaya bize katkıda bulunacağı düşüncesindeyim.
3.YEREL GÜNDEMİ NEYDİ?
1923 sonrasında Yunanistan tarafında çok yoğun bir yerel gündemin varolduğunu görüyoruz. Her şeyden önce Türkiye’den mübadil olan nerdeyse her yerleşimin bir ‘’ yerel mübadele (dayanışma) derneği‘’ var. Bunlar arasında öne çıkan Sinasos Komitesi, Pire-Atina Komitesi ve ve büyük gıda ve maddi yardımlar gerçekleştiren ABD Yardım Komitesini özellikle anmak isterim.
Yerel komiteler mübadillerin yerleşim ortamını hazırlıyor ve tüm yerleşimi üstleniyor. Türkiye tarafında buysa tümü devlet eliyle yürütülen bir etkinlik.
Yanısıra, göçmen futbol kulüpleri kuruluyor. ‘’PAOK Selanik’’ bunlardan sadece biri. Sinemada göçmen imajı keşfediliyor. Sinasos-Hafızanın Yoklanması iyi bir belgesel örneği.
Bir göç ve göçmen şiiri ortaya çıkıyor. Bu edebiyat örneği için Pontus’luların 1935 yılına dek ‘’Pontus şiiri’’ olarak nitelenen Türkçe yazılmış şiir örneklerini görüyoruz. 1935’e dek 2 dilde çıkan Muhacir Sedası gazetesinin mesaisini de unutmak mümkün değil. Pontuslular ‘’Pontus Lehçesi’’ni bir belirleyici (marker) olarak kullanıyorlar. Yunanistan’da halen Pontus Lehçesi Dil Kursları var.
Ancak edebiyat örnekleri şiir ile sınırlı kalmıyor. Marksist etkinin çok saydam olduğu örneğin Dido Sotiriu’nın Benden Selam Olsun Anadoluya romanını görüyoruz (Bu romanın Yunanca adı farklıdır). Burada emperyalizm ve emperyalist güçler ‘’öteki’’dir. Mübadele yol açan etken emperyalizmdir. Aynı yaklaşımı T. Valtinos’un Andreas Kordopati’nin Öyküler Derlemesi ‘nde de görürüz. KAAM ( Küçük Asya Araştırmaları Merkezi) mübadillerin yerleşme koşulları hakkında sistemli sözlü tarih araştırmaları yapıyor. Bu, Türkiye tarafında hiç yaşanmayan bir örnek. Bu araştırmalar daha sonra iyi bir koleksiyon oluşturuyor.
Türkiye tarafında nerdeyse 1950’lere dek uzanan ‘’derin bir suskunluk’’ halinden söz etmek mümkün. Yerel dayanışma dernekleşmesi yok, mübadil bir başına kendi kaderine terk edilmiştir. Niyesi, araştırılmaya değer.
Türk Romanı ve Öteki başlıklı nitelikli bir incelemesi olan Dr. Herkül Milas 1923-1960 arasında sadece 1-2 romanın yayınlandığını kaydeder. Suskunluğu bozan ilk eser Sebahattin Ali’nin 1947‘de yayınladığı Çirkince’dir. Ana izleği, devletin mübadillere sağlıklı yaklaşmadığıdır. Ayrıca Kemal Tahir’in toprak dağıtım haksızlığını anlattığı Kurt Kanunu (1969), öldürülen Rumlardan söz eden Yusuf Atılgan’ın Atayurt Oteli (1973) var.
Mübadelenin tekmil otopsisinin yapıldığı Kemal Anadol’un ‘’dev eseri’’ Büyük Ayrılık’ını ( 2003 ) kaydetmem gerekiyor. 10 baskı yapan bu eser, Yunanca’ya çevrildi, Abdi İpekçi Barış ve Dostluk Ödülü’ne layık görüldü. Yazarın bence bunu tamamlayan eseri Hoşça Kal Midilli adıyla 2025’de yayınlandı. Faşistlere karşı Yunan direnişçi saflarında savaşmış ve sonra kurşuna dizilmiş bir ‘’Türk’’ olan Kapakçis Lefteris’in (İzzet) bu belge romanı, Yunanca’ya çevrilmeyi bekliyor.
Yaşar Kemal’in 4 romanlı demetinden oluşan Fırat Suyu Kan Ağlıyor Baksana adlı eserinde, yazarın evrensel dostluk çoşkusu ve dostluk özlemi çok açık olarak hissedilir. Göç ve mübadelenin her iki devletin halka zorla kabul ettirdiği savı eserde çok açıktır.
Türkçe’de roman yazanlar, Dr. Milas’ın sözleriyle ‘’devletçe kavgalı solcu yazarlardır.’’
Ancak bütün bunların ötesinde, bir yerel oluşum, 2000’de kurulan Lozan Mübadilleri Vakfı’dır (LMV). Bu Vakfın Şubat 2025’de yitirdiğimiz LMV genel sekreteri Sefer Güvenç, 1999 Marmara ve 2000 Atina deremlerine erişenler arasında ‘’mübadil yakınları’’ nın varlığının çok belirgin olduğunu anlatır. Bu depremlerde belirginleşen bu dayanışma ve bunun sonucu yakınlaşmayla, Mayıs 2001’de 23 kurucu insanın imzasıyla LMV kurulur. Tüzüğünde, mübadele için ‘’çift taraflı trajedi’’ sözleri dikkat çekicidir. LMV‘nin İstanbul Silivri’deki Mübadele Müzesi küçük ama göç belleğinin iyi bir izdüşümüdür. LMV bunun yanında kollokyum ve sempozyumları ve bunlara ilişkin yayınlarıyla çok iyi bir ‘’mübadele belleği’’ görevini üstlenmiştir.
Bu bağlamda Ege Barış ve İletişim Derneği (2003) benzeri bir oluşumdur. Bu dostluk köprüsünün Dikili’den Midilli’ye uzanmasını sağlayan isim, dönemin Dikili Belediye Başkanı Osman Özgüven, bu derneğin kurucu başkanı. Derneğin kuruluş tescili 2003 olsada, başlangıcı 1980’li yıllardaki Barış ve Demokrasi Şenlikleri’ne dayanır. Anlamını şimdi çok daha iyi kestirdiğimiz Özgüven’in bu mesaisini saygıyla anıyorum. Bu Şenlik’lere el veren dönemin Midilli Belediye Başkanı Stratis Pallis’i de adını da anmayı görev biliyorum. Özgüven’in mücadele dolu bu yaşamı Gökmen Ulu’nun başarılı yönetimiyle Komünist Osman adıyla bir filme dönüştü.
4.YENİ YEREL GÜNDEM NE OLMALI?
Prof.Thomas Piketty’nin Eşitliğin Kısa Tarihi adlı eserinin giriş bölümünde şu çağrıya rasladım, aynen alıntıyorum:
-Mevcut kurumları sarsmaya ve yeniden tanımlamaya devam edeceksek, geçmişte olduğu gibi krizlere ve güç mücadelelerine, ancak aynı zamanda yeni siyasi programler ve kurumsal öneriler etrafında öğrenme, kolektif sahiplenme ve mobilize olma süreçlerine de ihtiyacımız olacak. Bu da bilgi ve deneyimin tartışılması, geliştirilmesi ve yayılması için çok çeşitli mekanizmalar gerektirecektir: partiler ve sendikalar, okullar ve kitaplar, siyasi hareketlilik ve toplantılar, gazeteler ve medya.
Kısaca ‘’aktif vatandaşlara ve etkin bir gündeme’’ ihtiyaç duyuyoruz.
Peki, gündemimiz ne olmalı?
Satır başlarıyla aklıma şunlar geliyor:
+ORTAK ETKİNLİKLER YAPILMASI.AİMA’NIN BAŞLATTIĞI İKİ YAKADA KLASİK KONSER ETKİNLİĞİNİN KURUMSAL ÖZELLİK KAZANMASI.
+BİR TURİSTİK DESTİNASYON OLARAK EGE’NİN 2 YAKASININ YERLEŞİMİ OLAN MİDİLLİ / AYVALIK-GÖMEÇ’İN BELİRLENMESİ, SONRA DA KARŞILIKLI OLARAK İKİ YAKADA ORGANİZE TURLARIN YAŞAMA GEÇİRİLMESİ.
+MİDİLLİ VE AYVALIK / GÖMEÇ’TE KARŞILIKLI KİTAP OKUMA GÜNLERİNİN YAPILMASI.
+BASILI YAYINLARIN KARŞILIKLI OLARAK ÇEVRİLMESİ. İLK ADIMDA HOŞÇA KAL MİDİLLİ ROMANININ YUNANCAYA KAZANDIRILMASI.
+TÜRKİYE-YUNANİSTAN PARLAMENTOLARARASI DOSTLUK GRUBU’NUN KURULMASI İÇİN FARKINDALIK YARATILMASI. 3620 SAYILI YASANIN 4. MADDESİ GEREĞİ, BU ÜLKE HAKKINDA HİÇ BİR ENGEL YOK. AMA TÜRKİYE’NİN BENZERİ DOSTLUK GRUPLARI KURDUĞU 125 ÜLKE ARASINDA YUNANİSTAN BULUNMUYOR.
+ABDİ İPEKÇİ BARIŞ VE DOSTLUK ÖDÜLÜ’NÜN YENİDEN OLUŞTURULMASI.1980-2001 DÖNEMİNDE ÇOK ANLAMLI ÖDÜLLER VEREN VE TÜRK-YUNAN DOSTLUĞUNU YAŞANIR KILAN OLUŞUMUN YENİDEN CANLANDIRILMASI GEREKİYOR. BU ÖDÜLÜN YENİLENMESİNDE İLK ÖDÜL ADAYI OLARAK ŞAİR / ÇEVİRMEN / ÖĞRETMEN VE KIDEMLİ BİR MÜBADİL EVLADI OLAN PROFESÖR CEVAT ÇAPAN’I ÖNERİYORUM.
Ölümsüz yazar Yaşar Kemal’in;
Seninle birlik
Ölene dek
Barışın,dostluğun, şıkır şıkır sevginin
Türküsünü durmadan durmadan söyleyeceğiz
dizelerinin yaşama geçmesi için Ege’nin 2 yakasının birbirine kavuşmasını gerektiriyor.
Hem de ivedi...


